eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.12.2009

Başka Dilde Aşk

1

"Sana bir sır vereceğim, korkuyorum senden...L. Aragon"


Yazı yazmak gerçekten doğum yapmak gibi benim için, hamileliği çok ağır geçen bir doğum.. Fiziksel olarak sancıyı hissediyorum sonlara doğru, mide bulantısını, heyecanı... Bazı doğumlarım çok kolay oluyor. Nasıl peyda oluyorsa oluyor, sancısı da doğumu da bir anda olup bitiyor. Ama bazı doğumlar gerçekleşmek bilmiyor. Bir kare, bir söz, bir renk yumak oluyor, içimin duvarlarına çarpa çarpa büyüyor. Tam diyorum ki bitti içimdeki yolculuğu, artık doğum zamanıdır, yine başlıyor hareketlenmeye. Başka Dilde Aşk da öyle işte...

Bir haftadır her gün bugün yazacağım diyerek uyandım, kafamda ölçtüm tarttım. Yazılarım öncesinde yol haritası çıkarmak adetim değildir, yazıyı benim için heyecanlı kılan da budur; bittiğinde benim için bile yeni olması. Ancak bu sefer gerçekten çaba sarfettim. Yolumu, izimi bileyim diye binlerce cümle kurdum içimde. Filmi izlerken içinde kaybolursunuz ya hani, Başka Dilde Aşk "benim içimde" kayboldu! Film budur, gidin izleyin diyerek kesip atamıyorum. Ben filmi izledim ama filmle diyaloğum bitmedi, bu yüzden size sonucu değil yolculuğumu anlatıyorum...

Hani sinemada işlenmemiş bir şey kalmamıştı? Hani yenilik yorumdan ibaretti? Basbayağı yeni bir şey söylemiş işte İlksen Başarır ve Mert Fırat. Başka dilde de aşk olur demiş, başka bir dünyanın mümkün olabileceğini aşk üstünden ama yepyeni cümlelerle söylemiş. "Öteki" dediğimizin nasıl da "biz" olduğunu hiç temas edilmedikler üstünden işlemiş. Filmin en öne çıkan noktası işitme engelli bir genci ana karaktere oturması tamam, ki bu da son derece dokunulmadıklardan Türk sinemasında. Ama ötekiliği sadece bu noktadan verseydi tatmin edici olur muydu bilemiyorum... Evet Onur (Mert Fırat) işitme engeliyle "öteki"dir diğerleri için. Hatta büyük emeklerle öğrendiklerini seslendirmeye "korkutularak" işitme engelliler içinde de ötekileşmiş, ötekilerin içindeki öteki olarak iyice kapana sıkışmıştır. Ama Zeynep (Saadet Işıl Aksoy) "öteki" değil midir işitme engelliler arasında? Ya da telefonun ucundakiler için çalıştığı çağrı merkezinde..? Patronları ya da şefleri için öteki değiller midir? Sokakta haklarını aramaya çalıştıklarında, diğerleri için..?? Onur kürekçiliğiyle bile ötekidir aslında bu ülkede. Bilmediğimiz, tanımadığımız her şey gibi, yaptığı sporla bile öteki olabilir bir insan diğerlerine göre.

Engelliler, hastalar, yaşlılar yumuşak karınlarıdır insanlığın. Oralardan alacağı en ufak darbe ölümcül sancılara sebep olur ve insanlık namına başlayan sancımalar bulaşıcıdr. Bu nedenle direkt olarak konu edinmeyi seçmez kolay kolay kimse. Bu yüzden konuyu yüreklice sırtlamak yerine etraflarından dolanır, ufak temaslarla sempati kazanmaya çalışır çokları. Bu tarz konulardan sempati kazanmak kolay, ajitasyon yapmadan bir şeyler söylemek ve sözünün altından alnının akıyla çıkmak zordur. "Öteki"yi anlatırken izleyiciyi yüceltip acıma duygularını gıdıklamak, haline şükrettirmek büyük gaddarlık ve hatta had bilmezliktir kanaatimce. Başka Dilde Aşk bu yüzden bu kadar etkiledi beni belki de. Her şey yerli yerinde, olması gerektiği kadar ve kendiliğindendi; ki öyle olmasa en fazla vah vah tüh tüh denilir geçilirdi.

Oyunculuklar genel olarak iyiydi ama Mert Fırat öyle bir "gerçek"ti ki, kimi koysan yanına "oyuncu" kalırdı sanki. Filmin aldığı ödüller içinde en iyi erkek oyuncu olmayışını hayretle izlemekteyim. Ses olmadan oyunu vermek; aşırı donuklaşmadan ama Charlot'ya da vardırmadan vermek, bilen bilir, ciddi oyunculuk işidir. Kavgasıyla, aşkıyla, hayal kırıklığıyla, umuduyla...Onur vardır ve gerçektir, Mert Fırat da onun içinde erimiştir. Bu yüzden jürilerce verilmese de seyirci nazarında dizi dizi ödüllere sahiptir bence. Ayrıca öykünün kendisine ait olması ve İlksen Başarır'la birlikte senaryolaştırması bambaşka bir takdir konusudur.

Ben filmi bir kez daha izleyeceğim, gişesine +1, +2 olacağım. Bu sayede İlksen Başarır ve Mert Fırat'ın üstünde çalıştıkları filmleri "Atlı Karınca" gösterime girdiğinde kendimi o filmde pay sahibi sayacağım. Ve gurur duyacağım kendimle, söylenmesi gereken bir sözün daha söylenmesinde tuzum oldu diye. .

Şuradan fragmana, buradan da çağrı merkezi çalışanlarının sitesine ulaşılabilir..

Afiyet olsun...

28.10.2009

İKİ DİL BİR BAVUL

0





Tüm sözlüklerin işaret ettiği çok basit bir tanım var; bir kişinin hayatta ilk kez öğrendiği, kendisini bütünüyle ifade edebildiği ve kimlikleştirebildiği dile ana dili denir. Mesela taze öğretmen Emre Aydın'ın ana dili Türkçe. Türkçe eğitim veren okullarda okumuş, Türkçe konuşan bir ailede büyümüş, Türkçe yazan tabelaları okumuş... Sonunda Türkçe yapılan bir sınava girmiş, kura çekmiş ve Şanlıurfa'nın Siverek ilçesine bağlı Demirci Köyü'ne ilkokul öğretmeni olarak atanmış.

Demirci Köyü Türkiye sınırları içinde 1059 haneli küçücük bir köy. Bu köydeki insanların okulları, tabelaları yok, hatta suları, kesintisiz gelen bir elektrikleri de yok. Sadece yaşamaya çalışıyorlar, tüm dertleri yaşamla.. %80'i kendilerini Kürtçe ifade ediyorlar, ailelerinden Kürtçe öğrenmişler, yani ana dilleri Kürtçe.

Bu köyün çocukları tezek toplamaya gidiyor, domatese gidiyor, çamaşıra gidiyor, gittikleri yere çocukluklarını da götürüyorlar. Zaten taştan başka oyuncakları da yok onların, bir de tabi birbirleri.. Gerçek bebeklerle oynanan ve nesilden nesile aktarılan bir evcilik oyunu hali.. Her çocuk kendinden sonra dünyaya gelenin hamisi; çocuk yüzlü yetişkinlerin, yetişkin bakışlı çocukların sebebi de bu belki..

Denizlili Emre Öğretmen ilk görevi için Demirci Köyü'ne atandığında sudan çıkmış balık gibidir. Elektrikler kesilir, sular zaten gelmez, hevesi kırılır, gözü korkar, ama pes etmez. Tek tek gidip toplamak gerekse de evlerinden, okul çağındaki çocuklar okula gelmelidir, birer ikişer getirtilir.
Bundan sonra Milli Eğitim müfredatı ne buyuruyorsa o yapılır.. yani yapılmalıdır.. yani okulda öğretmen adaylarına öğretilen budur.. ama ya eğitmekle yükümlü olduğunuz çocuklar konuştuğunuz dili bilmiyorlarsa??


Taraf olmadan, kör göze parmak sokmadan, sadece kamerayı bir göz yapıp bizlere "görmek zorunda olduklarımızı" gösteren bir film İki Dil Bir Bavul .

Yönetmenleri Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan için bir ilk film olmakla birlikte, Türk sineması adına da, Türkiye halkları adına da bir çok açıdan bir "ilk film" olduğunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum.

Yıllarca bağıra çağıra söylenenler, başta kurmaca gibi başlasa da sonradan belgeselliği su götürmez bir şekilde anlaşılan bir filmde ancak bu kadar usturuplu söylenebilirdi herhalde.
Sloganlar yok filmde, isyan yok, ajitasyon yok.. Sadece bir köy, bir okul, okulda birkaç çocuk, çocukların aileleri ve tüm bu gördüklerine alışmaya çalışan batılı bir öğretmen var.

Senaryo yok, oyuncu yok, drama yok, görsel efekt, destekleyici müzik..hiçbir şey yok. Teknik anlamda son derece minimal bir film olan İki Dil Bir Bavul, aynı zamanda
Kinoks
ustalarına da bir selam duruş dersek yalan olmaz herhalde..

Kurmaca bir iki sahne var ancak onlar da gördüklerimizin ötesini algılamamıza yardımcı olmak için konmuştur diye düşünüyor ve görüntülerle birlikte akmaya devam ediyoruz.


Haber bültenleri, gazeteler hep bir şeyler anlatıyorlar. Bir de sanat anlatsın derdini size. Bir de sinema'dan dinleyin "hikayemizi". Denizlili Emre olun, Siverekli Zülküf olun, oğlunu doğuya göndermiş endişeli anne olun, kardeşine bakmak için okula gidemeyen 7 yaşındaki Dilan olun... Bir sürü ödül aldığı için değil, Nuri Bilge Ceylan tavsiye ettiği için de değil, nerden çevirip bakarsanız yine hikaye "bizim hikayemiz"e çıktığı için izleyin. Sadece geçin bir sıraya oturun Demirci İlköğretim Okulunda ve kendiniz yorumlayın olanı biteni.

Okul günlerim geliyor aklıma. Dziga Vertov diyor ki; "Gerçeği göstermek basitlikten öte birşeydir; çünkü gerçek basittir!"

Ve ekliyor;

" Yaşasın proletaryanın devrimci sine-gözü! * "

Fragman için
buyrunuz;




Hamiş: Siverek doğumlu bir babanın İzmir doğumlu kızı olarak ben, insanlığımı coğrafi bölgelere ayıramıyorum... Hem Emre öğretmenin baktığı yeri biliyorum, hem Dilan'ın diyemediklerini. Bu yüzden zor bir yazıydı benim için. Çok şey vardı daha söylenebilecek, ben sustum, film kendisi anlatsın istedim...

16.10.2009

Aptallık Çağı / AGE OF STUPİD

0


Bir yerlere koştururken yolumuza çıkan, çoğunlukla cevap bile vermeden yanından yürüyüp gittiğimiz yeşil tshirtlü arkadaşlar vardır iskele dolaylarında, çarşıda pazarda, en kalabalık noktalarda.. Bu arkadaşlara genellikle "zibidi" gözüyle bakarız. TV'de gördüğümüz kadarıyla arada kendilerini fabrikalara filan zincirlemek, balinalar öldürülüyor diye olay çıkartmak gibi "yetişkin işi olmayan" uğraşılar içindedirler.

Oysa bir yetişkin efendi efendi takım elbisesini giyer, her sabah aynı saatte uyanıp, her gün kullandığı yoldan, her ay sonu ödemesi yapılan işine gider. Bu arada birkaç yılda bir arabasını yeniler, yaşam standartını yükseltecek(!) yatırımlar yapar, büyük büyük sitelerde kutu kutu evlere sahip olur. TV izlerken yorum yapar, "zaman kötü" der, "bu memleket nereye gidiyor?!" der, "dünyanın çivisi çıkmış!" der. Sonra gider büyük ve sıcak yatağına, huzur içinde uyur..

Birileri konforu seçer, birileri eylemi.. Franny Armstrong, eylemi seçenlerden.
Kuraklık, sel, eriyen buzullar, yok olan canlı türleri şimdilik konforu bozulmayanları çok ilgilendirmiyor olabilir ama Franny Armstrong bu insanlara çocuklarının, çocuklarının çocuklarının nasıl bir dünyada yaşayacağını göstermek için pek şahane bir film yapmış; Aptallık Çağı (The Age of Stupid)

Franny Armstrong
'un yönettiği, Pete Postletwalte'ın başrolünü oynadığı filmde 2055 yılında yaşayan bir adamın kendi ağzından hikayesini dinliyoruz. İhtiyar adam, tüketilmiş bir dünyada yalnız yaşarken 2008 itibariyle insanlığın elinde bir fırsat olduğu halde neden "kendini" kurtaramadığını arşivlere bakarak sorguluyor.

Bir sürü kıyamet senaryolu filmin yanında belki de "kıyamet"in suçunu insana yükleme cesareti gösteren ilk yapım Aptallık Çağı.

Yönetmen Franny Armstrong sadece filmi çekip ben görevimi yaptım da dememiş, karşı durduklarına her platformda karşı durmayı başarmış ve kulağa son derece fantastik gelen, güneş enerjisiyle işletilen ve uydu aracılığıyla 70 salona yansıtılan yeşil halılı bir gala gerçekleştirmiş. Baş rol oyuncumuz, Olağan Şüpheliler ve Babam İçin filmlerinden de tanıdığımız İngiliz aktör Pete Postlethwaite ise bu film için rastgele seçilmediğini bisiklet üzerinde ve bir güneş enerjili araç eşliğinde galaya gelerek göstermiş. Armstrong filmin çekimi sırasında yemekten, bisiklet, uçak, tren, araba ve motorlu tekne gibi kullanılan her şeye kadar kayıt tutturarak filmin karbon ayak izini de hesaplatmış. Faturayı yeni bir filmle ödeyeceğini umuyoruz..

Süreci bir de tersinden görürsek bir şeyleri idrak edebileceğimizi düşünen; yıkıcı iklim değişikliği ve buna bağlı milyonlarca insanın ölümünü engellemeye yönelik harekete geçmek için en fazla birkaç yılık bir zamanımızın kaldığını hatırlatıp; "Bu yüzden bir film yapımcısı olarak başka bir konuyu işleme şansınız yok" diyen yönetmeni canı gönülden kutluyoruz.
Fragmanımız da şudur!

Age of Stupid internette de yayınlanacak ve İngiltere'de 60 sinemada gösterilecek. Ama tabii ki
ülkemizde gösterim şansı bulamayacak. Ancak böyle bir tokattan mahrum kalmamamız için yeşil tshirtlü Greenpeace ve BKM şahane bir hareket yapmışlar. 16-31 Ekim tarihleri arasında Beşiktaş Kültür Merkezinde ücretsiz olarak filmi izleklere açmışlar.


3.10.2009

Film Ekimi

0

Önceki senelere nazaran daha az cesur bulsam da Film Ekimi sinemasal keşifler için her zaman iyi bir fırsat olmuştur. Bu nedenle okumalı, araştırmalı, en azından bir kaç filme şans verilmelidir diye düşünerek ben kabaca bir değerlendirme yaptım.
Tabi genel festival izleği tavrıyla vizyonda yer bulma şansı az olan, dağıtımı sınırlı, festivalden festivale karşılaşabildiğimiz daha cesur yapımlara ağırlık vermeyi tercih ettim. İlk bakışta en dikkat çekici gözüken yapımlar galalar olsa da vizyonda buluşmak üzere birkaç ay bekleyebiliriz diye düşünüyor seçmecelerimle sizi baş başa bırakıyorum. Afiyet olsun...





İlk seçmece filmimiz HUMPDAY / GEL PORNO ÇEVİRELİM

Yönetmen: Lynn Shelton
Oyuncular: Mark Duplass, Joshua Leonard, Alycia Delmore, Lynn Shelton

ABD, 200935 mm / Renkli / 92'
2009 Sundance Bağımsızlık Ruhu Jüri Özel Ödülü

“Son zamanların en iyi ve en özgün Amerikan komedilerinden biri” olan bu “zekice, sürprizlerle dolu, incelikli” film, ünlü “heteroseksüel panik”le dalgasını geçerken yakın dostluğun sınırlarını “eşcinselliğin de ötesinde” zorluyor. Mutlu bir evlilik sürdüren Ben, üniversitedeki çılgın günlerini çoktan ardında bırakmıştır. En yakın arkadaşı Andrew ise gezgin ve umursamaz bir sanatçı olmayı seçmiştir. Yıllar sonra yeniden görüşen iki eski arkadaş, eski tempolarını yakalamışken, alkolün su gibi aktığı bir partide amatör bir porno film yarışmasına katılmaya karar verirler. Kameranın önünde sevişecek, sınırları ve zihinleri zorlayacaklardır. Eşcinselden de öte, porno değil, sanat için...

Fragman için şuraya bakılabilir!

Bence; film listesinden görebildiğim kadarıyla bu senenin en cesur seçkisi gibi duruyor. Fragmanı, müzikleri, oyuncularının sevimliliği derken şans verilesi bir yapım. Ancak festival kitapçıklarının ne derece yanıltıcı olabildiğini bildiğimizden beklentilerimizi çok yüksek tutmadan izlemekte fayda var diyorum.


İkinci seçmecemiz bir psikolojik gerilim; NE TE RETOURNE PAS / DÖNÜŞÜM

Yönetmen: Marina de Van

Oyuncular: Sophie Marceau, Monica Bellucci, Andrea Di Stefano, Thierry Neuvic

Fransa-Lüksemburg-Belçika, 200935 mm / Renkli / 110'


Bir yazar olan Jeanne, evinde bazı şeylerin değiştiğini fark eder. Bedeninde de farklılıklar vardır ama etrafında hiç kimse bunları görmez. Ailesi, yeni kitabını bitirmeye çalışırken duyduğu gerilimin bu korkulara neden olduğunu söyler ve Jeanne'ın hassasiyetini dikkate almaz. Oysa daha derinlerde, daha da huzursuz edici bir şeyler olmaktadır. Annesinin evinde gördüğü bir fotoğrafın izinde İtalya'ya giden Jeanne, burada bir kadının peşine düşer ve bu kadına dönüştüğünü fark eder. Gerçek kimliğinin tuhaf sırrı sonunda açığa çıkacaktır. Tüyler ürpertici atmosferi ve güçlü oyuncu kadrosuyla Dönüşüm, psikolojik gerilim türünün bildik öğelerini alışılmadık biçimlerde ve yine kadın ekseninde kullanırken yönetmen Marina de Van'ın önceki filmi Derimin Altında'yı hatırlatıyor.

Fragman için şuraya bakılabilir!

Bence; Fransız ağırlığı, Monica Bellucci güzelliği, Sophie Marceau kırılganlığı ve psikolojik çatışmalar... Festivalde şans vermeğe değer bir kadın filmi olarak öne çıkıyor.



Üçüncü seçmecemiz siyasi, dramatik, ironik bir yol hikayesi; EDEN À L'OUEST / CENNET BATIDA

Yönetmen: Costa-Gavras

Oyuncular: Riccardo Scamarcio, Juliane Köhler, Odysseas Papaspiliopoulos, Léa Wiazemsky, Eric Caravaca, Ulrich Tukur

Fransa-İtalya-Yunanistan, 2009 35 mm / Renkli / 110'


Tıpkı Odisseia'daki gibi, kahramanımız Elias'ın macerası da Ege'nin serin sularında başlar: dram, şiir ve mizah dolu bir yol hikâyesi... Kıyıdaki parlak ışıklara yaklaşan eski püskü gemideki kaçakların hedefi belli; Batı'ya gidiyorlar. Hem gerçek hem de efsanevi bir yer olan Batı'ya. Sahil Güvenlik botlarıyla karşılaştıklarındaysa Elias ve arkadaşı gemiden atlayıp kıyıya yüzüyorlar. Vardıkları yer, “Cennet” adında lüks bir tatil köyünün çıplaklar kampı. Cennet'ten çıkmak zorunda kalan Elias'ın macerası Avrupa boyunca, polisler, kamyonlar ve yabancılar arasından geçerek son durak Paris'e kadar sürüyor. Siyasal filmlerin eşsiz ustası, kendisi de Paris'te yaşayan Yunan asıllı yönetmen Gavras'ın bu son filmi, günümüze dair bir kahramanlık efsanesi.

Fragman için şuraya bakılabilir!

Bence; Costa Gavras gibi, insana değen her konuda söyleyecek sözü olan ve sözüne kulak verilesi bir yönetmenin filmi ıskalanmamalı diye düşünüyorum; özellikle 3,5 TL’ye sinemada izleme fırsatı yakalamışken.




Dördüncü seçmecemiz Danimarka-İngiltere ortak yapımı epik bir viking filmi; VALHALLA RISING / CENNETİN KAPISINDA

Yönetmen: Nicolas Winding Refn

Oyuncular: Mads Mikkelsen, Maarten Stevenson, Gary Lewis, Ewan Stewart, Andrew Flanagan, Gary McCormack

Danimarka-İngiltere, 200935 mm / Renkli / 90'

İngilizce; Türkçe altyazılı


Gangster filmleri üçlemesi Pusher ile tanınan yönetmen Nicolas Winding Refn, Pusher filmlerinin yıldızı (ve Ateş ve Citroen, Casino Royale, Prag, Düğünden Sonra filmlerinin oyuncusu) Mads Mikkelsen'le, bu kez henüz Ağustos ayında Venedik Film Festivali'nde ilk kez izleyiciyle buluşan epik bir Viking filminde buluşuyor. MS 1000 yılında geçen filmde Mikkelsen, Tek Göz adında dilsiz bir savaşçıyı canlandırıyor. Yıllarca bir Norman'ın tutsağı olan Tek Göz, on bir yaşındaki köle Are'nin yardımıyla kaçar. İskandinavya'ya dönmek için bir Viking gemisine binerler ama tanımadıkları bir ülkede karaya çıkarlar. Vikinglerin sonu, görünmeyen düşmanlarının elinde kanlı olur; Tek Göz ise bu vahşi ülkede gerçek kimliğini bulacaktır. , adını Kuzey mitolojisinde savaşçıların gittiğine inanılan cennetten alıyor.

Fragman için şuraya bakılabilir!

Bence; festivalin en çarpıcı, en masalsı ve aynı zamanda en vahşi filmlerinden biri. Sırf yaratılan atmosferden sebeplenmek için bile kenarından kıyısından yakalanası..



Beşinci seçmecemiz biraz Türk biraz Bulgar bir iletişimsizlik hikayesi; EASTERN PLAYS / ŞARK OYUNLARI

Yönetmen: Kamen Kalev

Oyuncular: Christo Christov, Ovanes Torosian, Saadet Işıl Aksoy, Nikolina Yancheva, Hatice Aslan, Kerem Atabeyoğlu

Bulgaristan-İsveç, 200935 mm / Renkli / 89'

Bulgarca-Türkçe-İngilizce; Türkçe altyazılı


Cannes'da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde ilk kez gösterime çıkan ve Türk oyuncuların da yer aldığı kadrosuyla dikkat çeken Şark Oyunları, Bulgar reklam, video klip ve kısa film yönetmeni Kamen Kalev'in ilk uzun metrajlı filmi. Yabancılaşma ve ırkçılığı işleyen filmin çıkış noktası, yönetmen Kalev'in filmde Itso'yu oynayan çocukluk arkadaşı Christo Christov'un huzursuzluğu ve hayata karşı umutsuzluğu. Birbirinden kopan iki kardeşin kaderleri, ırkçı bir baskında buluşur. Kardeşler karşı saflardadır: Neo Nazi Georgi saldırganlardan biridir, abisi Itso ise saldırıya uğrayan Türk aileyi kurtarır. Şimdi Georgi, yaptıklarını sorgularken Itso, kurtardığı güzel Türk kızının yaşamına dahil olmaya çalışır. Itso'yu canlandıran Christov, çekimler tamamlandıktan sonra üzücü bir kazada hayatını kaybetti.

Fragman için şuraya bakılabilir!

Bence; Saadet Işıl Aksoy’un değdiği her yere bulaştırdığı kedisel masalsılık, toplumsal iletişimsizliğin komşunun penceresinden yorumu ve Christo Christov ‘a sinemasal bir veda için listemizde yer almayı hakeden bir film.



Son seçmecemiz Çavuşesku Romanya’sından geliyor; AMINTIRI DIN EPOCA DE AUR / ALTIN ÇAĞDAN ÖYKÜLER



Yönetmenler: Hanno Höfer, Marculescu, Cristian Mungiu, Popescu, Ioana Uricaru

Oyuncular: Alexandru Potocean, Birau, Ion Sapdaru, Diana Cavallioti, Vlad Ivanov, Calin Chirila

Romanya, 2009 35 mm / Renkli / 155'

Rumence; Türkçe altyazılı


Çavuşesku rejiminin son on beş yılı Romanya tarihinin en berbat dönemiydi. Buna rağmen, zamanın propaganda mekanizması bu dönemi “Altın Çağ” olarak anıyordu... Komünist rejim sırasında günlük hayatta yaşanan tuhaf olaylardan esinlenen komik, acayip söylenceler ortaya çıkmıştı. Rumenleri mizah ayakta tutuyordu. Altın Çağdan Öyküler de dikta baskısının çarpık mantığıyla her gün yüzleşmek zorunda kalan bir milletin ruh halini yansıtmaya çalışıyor. İlk kez Mayıs ayında Cannes'da Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen film, yaşanmış birkaç öykü aracılığıyla gıdanın paradan, özgürlüğün aşktan, yaşamanın ilkelerden daha önemli olduğu bir devri anlatıyor.

Fragman için şuraya bakılabilir!

Bence; Çavuşesku’lu Romanya’yı, herşeye rağmen mizah duygusunu kaybetmeyen bir bakışla yansıttıklarına göre, dünya tarihinden bir şeyler öğrenmemekte ısrarcı bünyeleri bile en azından güldürmek üzere sinemaya çekebilir diye umuyoruz..



Şöyle de bir bonusumuz var; 9

Yönetmen: Shane Acker

Seslendirenler: Elijah Wood, John C. Reilly, Jennifer Connelly, Christopher Plummer, Glover, Martin Landau

ABD, 200935 mm / Renkli / 81'

İngilizce; Türkçe altyazılı


Bugüne kadar izlediğiniz hiçbir canlandırma filme benzemiyor. Bugüne kadar dünyayı kurtaran hiçbir kahramana benzemiyorlar. Hem aksiyon dolu bir macera filmi hem de heyecan dolu bir fantezi-canlandırma. Yakın bir gelecekte dünyadaki makineler isyan ederek insanlığa savaş açar. Toplumsal çalkantılarla insan nüfusu neredeyse silindikten sonra makinelerin çoğu kapanır. Dünyamız yıkılırken dokuz küçük, dikişli bez bebeğe can verilir. Hedefleri arta kalan canavar makinelerdir. Kara mizah ustası ve doğaüstü filmlerin eşsiz yönetmeni Tim Burton Wanted, Gece Nöbeti ve Gündüz Nöbeti filmlerinin yaratıcısı Timur Bekmambetov'un ortak yapımcılığını üstlendiği steampunk şaheseri 9, yönetmen Shane Acker'ın 2006 yapımı 11 dakikalık Oscar adayı kısa filminden uyarlandı.

Fragman için şuraya bakılabilir!

Bence; genel olarak vizyon şansı düşük, dağıtımı sınırlı, festivalde yakalamakta fayda olan filmlerden seçmece yaptık. Ancak 9 öyle sevimli, öyle davetkârdıki bahsetmeden geçmeye içim el vermedi. Tim Burton'un yapımcılığını üstlendiği, Shane Acker'ın yönettiği animasyon filmi "9" ismine yakışır şekilde 9.9.09 tarihinde vizyona girdi. Filmin Türkiye'deki gösterim tarihi henüz belli değil. Bu nedenle kendinize hakim olamayıp derhal izlemeliyim derseniz Film Ekimi size bu konuda yardımcı olacaktır. Bilginize..


Son dakika golü; DAS WEISSE BAND / BEYAZ BANT


Yönetmen: Michael Haneke

Oyuncular: Ulrich Tukur, Christian Friedel, Leonie Benesch, Ursina Lardi, Michael Kranz

Almanya-Avusturya-Fransa, 200935 mm / Siyah-Beyaz / 150'

Almanca; İngilizce ve Türkçe altyazılı

2009 Cannes Altın Palmiye; FIPRESCI Ödülü


Huzursuz edici, zorlayıcı, ürpertici filmlerin uzlaşmaz yönetmeni Michael Haneke, bu kez sırlar, kötü niyet, entrika ve aile kavgalarıyla örülü, Bergmanvari bir köy portresi çiziyor. Yönetmeninin “mutlak değerlerle kurulmuş sistemler terörizme yol açar” tezini açığa çıkaran film, Birinci Dünya Savaşı öncesinde 1913-14 yıllarında Almanya'nın Protestan kuzeyinde bir köyde olan biteni izliyor ve öğretmenin yönettiği koroyu, korodaki çocukları, onların ailelerini, yani baronu, kâhyayı, papazı, doktoru, ebeyi ve çiftçileri gözlüyor. Tuhaf kazalar, sonunda bir tür ceza ayinine dönüşüyor. Peki tüm bu olanların ardında kim var? Almanya'nın 2010 Oscar aday adayı, yanıtlardan çok sorular sunuyor.

Fragman için şuraya bakılabilir!

Bence; Haneke gelmiş hoş gelmiş, Film Ekimi sayesinde bir kez daha bizleri “rahatsız” etmeye gelmiş. Gala filmlerinden olan Beyaz Bant, “Ciddi Bir Adam” filminin kopyasında sorun çıkması sonucu hafta içi gündüz seanslarında izleyebilmemiz için yamacımıza gelmiş. Seyirci beyaz perde karşısında nasıl hem izleyen hem izlenen hissettirilir bir kez daha görmek isteyenler için bu şahane fırsatı, İKSV’nin bu son dakika golünü duyurmak da bize kalmış...





Ve Diğerleri...



Steven Soderbergh bu sene üç filmle katılıyor Film Ekimi’ne;
THE INFORMANT! / İSPİYONCU– ki kendisiyle vizyon buluşmamız 6 Kasım 2009 –
Fragmanımız da şudur.

Soderbergh adıyla karşılacağımız diğer iki film ise Che’nin yolculuğunu anlatıyor.
Küba devriminin sonuna kadar anlatan ilk bölüm CHE PART ONE: THE ARGENTINE,
fragmanımız şudur.
Bolivya mücadelesi ve sonuçlarını anlatan ikinci bölüm CHE PART TWO: GUERRILLA,
onun da fragmanı şudur. Vizyon tarihleri henüz bilinmemekle birlikte çok bekletilmeyeceğimizi umuyoruz.

Duncan Jones’un yönettiği MOON / AY filmi “bağımsız ve klostrofobik yapım” olarak nitelendirilmesiyle ürkütmüş olsa da fragmanıyla heyecanlandırmayı başardı.
Buyrunuz.

Park Chan-wook elinden çiğ tavuk olsa yenir diyenler için bir vampir filmi BAKJWI / KAN ARZUSU ki fragmanı da şudur!

Bir Michael Moore klasiği; CAPITALISM: A LOVE STORY / KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKÂYESİ. Buyrun fragmanımız!

Sınır zorlayıcı, sinir zorlayıcı bir Denis Villeneuve filmi; POLYTECHNIQUE
Gerçek hikaye, bol kan, bu da fragman!

Johnnie To’nun elinden çıkan VENGEANCE / İNTİKAM PEŞİNDE. Bizi çok şaşırtmasını beklemediğimiz aksiyon dolu bu neo-noir gangster filminin fragmanı da şöyle oluyor!

Olivier Hirschbiegel’dan 2009 Sundance Dünya Sineması: Yönetmen Ödülü; Senaryo Ödülü sahibi FIVE MINUTES OF HEAVEN / CENNETTE BEŞ DAKİKA. Fragmanımız da burda!


Rachid Bouchareb elinden çıkma “sevgi, umut, savunmasızlık ve hepsinden öte, insanlık hakkında bir film”; LONDON RIVER / LONDRA NEHRİ. Fragmanımız burda!



Ve galalar...



LOOKING FOR ERIC /HAYATA ÇALIM AT
Yönetmen: Ken Loach

Fragmanımız henüz yok malesef.

BRIGHT STAR / PARLAK YILDIZ
Yönetmen:
Jane Campion

Fragman; burada!


SKONI TOU CHRONOU / ZAMANIN TOZU
Yönetmen: Theo Angelopoulos
Fragman; burada!

WHATEVER WORKS / KİM KİMİNLE NEREDE
Yönetmen: Woody Allen
Fragman; burada!



Diğer tüm bilgiler için buyrun burdan yakın.





20.01.2009

Eyes Wide Shot , peki ama nereye kadar??!

0

Dr.Bill Harford, güzel karısı Alice ve 7 yaşındaki sevimli kızı Helena ile ile birlikte mutlu mesut yaşayıp gitmektedir. “Mükemmel” kelimesinin sözlükte tam karşısına Harford Ailesi yazılması gerekir diye düşündürecek muazzam bir hayat yaşamaktadırlar.

Bir aileyi aile yapan hemen her şeye sahiptirler; huzur dolu bir “yuva”, sevgi-saygı çerçevesinde aile ilişkileri, günlük hayatı düzenleyen tanıdık “öğrenmişlik”ler…

Bir akşam bir dost (?) davetinden sonra o güne değin hiç akla gelmemiş bir sorunun cevabını ister Bill karısından; “ başka bir erkek hakkında fantezilerin var mı?”. Bu sorunun cevabı, o an için tüm öğrenilmişlikler içinde makul bir yere oturtulabilir görünse de tamamen kapalı gözlerin aralanmaya başlaması artık kaçınılmazdır. “Mükemmel aile” için, yoktan var edilen, yahut varken o güne değin yok sayılmış olan ve günün birinde yüzlerine çarpan sorunları kurcalamanın vakti gelmiştir. Oysa tek tek çözmeye çalıştıkları sorunların kaynağında tek ve büyük olan bir tek sorun vardır ; yalnızlık .


Yalnızlık her zaman “yalın olma” durumu değildir. E.W.S’taki doktorun ve karısının birbirlerine açamadıkları iç dünyalarında yaşadıklarıdır asıl yalnızlık hissini veren.

Orjin sahnesinde maskelerin arkasına saklanan ve buna rağmen/bunun için daha da ürpertici olan, kalabalıklar içinde tek başınalık hissini veren bakışlardır ip uçları; filmin başındaki tuvalet sahnesiyle bir karı kocanın arasındaki “soğuk yakınlık”, bireyliklerinden vazgeç”miş” gibi davranarak “bütün” olunabileceği yanılgısında gitgide büyüyen içsel yalnızlıklar...

E.W.S bir anlatıcıya ihtiyaç duymuyor çünkü her kare, her detay, her mekan, her diyalog kendi dilinde konuşup parçası olduğu bütüne hizmet ediyor. Tıpkı iskambil kağıtlarından oluşan bir kule gibi; her şey tam da olması gerektiği yerde, ne bir eksik ne bir fazla, tam da olması gerektiği gibi belki de. Kuleye bakıp anlamını çözerken, kağıtların her birinin tek tek anlamlarını da ıskalamamak gerekiyor. Yoksa filmi film yapan detayları kaçırmak mümkün; Dr. Bill’in Alice’i aldatmak üzere, Domino adında bir fahişenin evinde olduğu sahnede gözüken ‘Sosyoloji’ye Giriş’ kitabının bu filmin sosyolojik bir bakış açısıyla okunmasının işaret edişi gibi, ya da orjin yapılan malikanenin "fidelio" olan giriş parolasının filmin dayandığı Arthur Schnitzler'in kitabına yaptığı gönderme gibi…

Duygusal gel-gitlerde kadraj içi tutkulu kırmızılar, soğuk maviler, sahte sarılar da psikolojik değişimlere adapte oluşu kolaylaştırırken kullanılan tüm müziklerin her bir notası ilmek ilmek bağlanır olay örgüsüne..

Görsel ve işitsel tüm detayların bir müzik gibi ahenkle ekrana yansıması diye özetleyip geçmek mümkün bu filmi. Ancak biraz cesareti olanlar kabul edecektir ki; aldatmak ile aldanmak arasında masumiyetin adresini göstermeye çalışanlara, aldatmaların sırtını dayayacağı “masum” açıklamalar arayanlara, aldanmışlıklarının kendi sırtlarındaki kamburundan kaçmak için “gözü tamamen kapalı”yı oynayanlara Kubrick’ten gelen güçlü bir tokat Eyes Wide Shot.



“Her seçiş bir vazgeçiştir” der Pascal. Peki vazgeçen mi yoksa vazgeçme eylemine sebebiyet veren mi taşlanmalıdır? Korkular, meraklar, pişmanlıklar arasında gelip gitmek mi yoksa akıp giden dingin suya kendini koy vermek mi “doğru” seçimdir acaba?
Kime göre?
Neye göre?...

Sorular birbirini kovalar durur. Hayat akıp gider, yıllar geçer. Kimisi “gözü tamamen kapalı” yaşayıp giderken kimisi de an gelir kuralları çiğner. Göz kapakları hafiften aralanır, beyini kemiren kurtlar gözün gördüklerini alır büyütür. Akıp giden hayata “dur” diyemediği için öfkelenen birileri, öfkesine muhatap bulamayınca bizzat kendisi tarafından yazılmış senaryoların paranoyalarında fantastik bir dünyaya yelken açar.

Elde olanlar +1 değildir, çünkü zaten hep eldedir. Elde olanlar hep elde olacaktır, çünkü misyonları bundan ibarettir. Eş bekler nasılsa evde, çocuk bekler… Dışarıda kocaman bir dünya vardır, dışarıda çengellerinin sivri köşeleri göz kamaştırıcı bir şekilde parlayan yepyeni, gıcır gıcır soru işaretleri vardır. Dışarıda +1’ler, +2’ler,+ sonsuzlar vardır. Çünkü dışarıda olan her şey “dış”a ait olma durumundan dolayı zaten ilk dakikadan itibaren artı hanesine yazılmak için ön koşulu gerçekleştirmiş bulunmaktadır. İçeriye ait olanlar da “iç”te bulunmaktan dolayı zaten çoktan güvenceye alınmıştır.


Sözde dostlukların pekiştiği şaşalı Noel kutlamaları, sevmeden sevişilen soğuk siyah deri koltukları, bastırılmış cinselliği haykıran çıplak kadın tabloları, insanın fıtratına kuşandığı bin bir çeşit görünmez maskenin üstüne giyilmiş, en ilkel dürtülerini kusacak bakışlarını kamufle etmeye çalışan soğuk porselen maskeler...

“Gözü tamamen kapalı” olmak bir seçim olabilir mi?


Eyes Wide Shot …



peki ama nereye kadar??!

SANAT MI TAVUK YUMURTLAR YOKSA YUMURTA MI TAVUK SANATLAR

0

Günün birinde Sinan Çetin’le sinema anlayışı noktasında (bir filmlik bile olsa) hemfikir olacağımı söyleseler asla inanmazdım. Ama Semih Kaplanoğlu sayesinde bu da oldu. Meleğin Düşüşü’nden sonra Kaplanoğlu’ndan böyle bir film izlemek benim için şaşırtıcı olmadı belki ama Çetin’in dediği gibi, kesinlikle bir “entelektüel terör”e maruz kaldım. Üçleme diye yola çıkıp “fragman” olmaktan öteye geçemeyen bir filmle seyirciyle buluşmak nasıl bir stratejik planlamanın ürünüdür bilemiyorum. Yönetmenin mutlaka bir bildiği vardır diyor, haddimi de bilip “neden” sorusunu sormuyorum.


Ancak merak ettiğim bir şey var; sanat filmi kategorisinde değerlendirilen ve gittiği her festivalden koltukaltına birkaç ödül sıkıştırıp dönen Yumurta, bir benim algı kanallarımca mı tanımlanamayan cisim olarak yorumlandı gerçekten? Saadet Işıl Aksoy’un su gibi oyunculuğu, Nejat İşler’in hep kendiyken bir başkası da olabilen vücut dili ne kadar takdire şayansa, bütün olarak ele alındığında Yumurta en az o kadar ifadesiz. Ama durun, bütün bunlara girmeden önce üstünde düşünmemiz gereken önemli bir kavram var; “sanat sineması”.


Siz hiç “sanat tiyatrosu”, “sanat resmi”, “sanat edebiyatı” gibi bir tanım duydunuz mu? Rüştünü ispatlamış altı sanat dalı içinde başına “sanat” kelimesi getirildiğinde anlamının güçlendiği düşünülen bir branşa rastlayanınız var mı?( Türk sanat müziği tartışmasına girmeden devam ediyorum.) Diğer tüm dallardan daha genç bir sanat olması sebebiyle mi bilinmez, sinema sanatının içinde, bir alt başlık olarak “sanat sineması” şeklinde saçma bir tanımlama oluştu. Bu tanım kimlerin başından çıktı, ilk kim kullandı bilinmez ama bugün özellikle yurdum entelektüel çevrelerinin pek sevip saydığı, bir nevi prestij göstergesi olarak aldığı, almakla kalmayıp bir de ödüle boğduğu, kendi prestijini kendi dar çevresiyle besleyip büyüten ve sonunda literatüre girmeyi başaran bir tanım haline geldi.


Son yıllarda sıklıkla duyduğumuz ve benim gibi sinemayı başlı başına “sanat” olarak yorumlayanların kafasında bir yere yerleştirmekte güçlük çektiği bu “sanat sineması” tanımını, “sanat sineması yapmak” esasına dayalı akademik bir eğitimden çıktıktan sonra kendimce yorumlamaya başladım. Gördüğüm şuydu ki; aksayan kurgu, kesik ama mesaj kaygılı az sayıda diyalog, uzun ve akmayan planlar, yoğun kasvet “sanat filmi”nin en belirgin özelikleriydi. Bir film ne kadar anlaşılmazsa o kadar “sanat” sayılıyordu. “Sanat sanat için midir, toplum için midir?” tartışmalarının da “sanat sevici entelektüel çevre” tarafından ortaya koyulduğunu fark etmem bu döneme denk gelir.


Gösterilecek sinema bulamayan, gösterildiğinde başarılı gişe yapamayan, salondan çıkanların “anlamadım ama iyisi mi kimseye belli etmeyeyim anlamadığımı, kesin çok derin mesajlar veriyordur” diye kendisini aşağıladığı filmlere “sanat filmi” tanımlamasını yapmak bence hem sanat kavramına, hem sinemaya, hem izleyiciye hem de tüm sinema emekçilerine çok ciddi bir hakarettir. Sinema başlı başına bir sanattır. Tartışmaya açık olmayan bu konuda bence tartışılabilecek tek nokta sinema sanatı içinde verilen ürünlerden izlediklerimizi iyi olarak yorumlayıp yorumlamadığımızdır.


Konunun başına dönecek olursak, Yumurta; sinema sanatı içinde Türk sinemasının son dönem önemli çalışmalarından biri olarak, az sayıda salonda da olsa, halen gösterimde. Benim kişisel zevkime hitap etmese de, kafamda ve sinema anlayışımda tam yerine oturmasa da yoğun emek sarf edildiği açık olan ve sırf bunun için bile olsa izlenmeyi hak ettiğini düşündüğüm bir çalışma. Üçlemenin son filmi olduğunu ve diğer ikisinin de önümüzdeki aylarda gösterime gireceği düşünüldüğünde, madem bir gün izleyeceğiz neden bugün olmasın diyor ve sizi başka bir önceliğiniz yok ise Yumurta’yı izlemeye davet ediyorum. Hem gözünüzle görmeden hangimizin haklı olduğunu bilemezsiniz değil mi?

Dünyanın önde gelen sinema eleştirmenleri ve jüriler mi, yoksa bu köşede hüküm süren bendeniz mi?..: )